Açılış Dersi 2011-2012


2011-2012 Öğretim Yılı Açılış Dersi

 

Prof.Dr. Veli Özer ÖZBEK
DEÜHF Adalet Meslek Yüksekokulu Müdürü
Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı

Sayın Dekan,

Değerli meslektaşlarım,

Sevgili öğrenciler;

Fakültemizin 2011/2012 öğretim yılı açılış dersine hoş geldiniz. Hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum.

Açılış dersleri anlamlı ve güzel bir geleneği yansıtır. Bence bu derse asıl anlamını veren bu onurlu görevin Fakültenin en kıdemli Hocası tarafından üstlenilmiş olmasıdır. Ben Fakültemizin en kıdemli Hocası değilim. Ancak bu dersin verilmesi konusunda Fakültemizde en kıdemli Hocadan başlayan bir silsile takip ediliyor. Bu silsilenin bir sonucu olarak bu sene bu onurlu görev bana verildi. Teşekkür ederim. Ancak giderek artan ve her şehirde olmalı mantığıyla deyim yerindeyse adeta bir AVM zincirine dönüştürülen Hukuk Fakültelerinin çoğalması bir süre sonra Fakültemizde kıdemli hoca esasına dayalı bu geleneği yavaş yavaş ortadan kaldırabilir.

Ben bu seneki dersin konusunu “Etik ve Adalet” olarak belirledim. Zira ülkemizin hukuk alanında ihtiyacı olan en önemli iki kavramdan biri etik diğeri adalettir. Etik ilkeler üzerine inşa edilmemiş bir hüküm adalete uygun olamaz. Kanuna uygun olan her zaman hukuka uygun ve adil değildir.

 

ETİK VE ADALET

Etik, bir insanın davranışları sırasında kullandığı ahlaki ilkeler bütünüdür.

Etik iyiyi ve doğruyu hedefler.

Etik ilkelerin belirlenmesinde amaç, iyi insana ulaşmaktan ziyade iyi ve doğru davranışın ne olduğunu belirlemektir. Böylece insan (hakim, savcı, avukat, bilirkişi) “kötü” olsa bile “doğru davranmak zorundalığı” oluşturulmak istenir. Zira doğruluk, iyi ve doğru insanın bulunması tesadüfüne bırakılamayacak kadar önemlidir.

İyi ve doğru davranışa, kötü davranışları yasaklayan doğru normların belirlenmesi ile ulaşılabilir.

Ancak bunun öncesinde her durumda geçerli etik ilkeler ve normlar belirlenmelidir.

Gerek hukuk ve gerekse ceza adaletinde temel etik ilkeler, adil ve hakka uygun karar vermeyi amaçlar.

Adil ve hakka uygun karar verebilmek, yine adil ve hakka uygun normların varlığına ve bunların uygulanmasına bağlıdır.

O halde adaletinin sağlanması sadece onu uygulayan kişiden bağımsızdır. Uygulayanın elinde adil bir norm/normlar yok ise adil karar verebilmesi mümkün olamaz. O halde adaleti sağlayacak normların “yasakoyucu” tarafından adil ve doğru bir şekilde belirlenmesi gerekir.Bu durumda adaletin sağlanmasına yönelik etik ilkelerin yasakoyucu için de geçerli olduğu onu da bağladığı ifade edilmelidir.

Adil olmayan yasalar, etik idealleri gerçekleştirmek için uygun değildir. Böyle bir hukuk kuralı bağlayıcı olabilir ise de uygulamayı etik ya da ahlaki kılmaz. Bu halde söz konusu kuralın tam bir hukuk kuralı olmadığı ve yasakoyucunun bu kuralı değiştirmesi aranır. Burada ortaya çıkan sorun ise böyle bir hukuk kuralının uygulanmamasının mazur karşılanabilip karşılanamayacağıdır.

Görüldüğü üzere etik ilkeler yasakoyucu başta olmak üzere tüm hukukçuların uyması gereken ilkelerdir.

Bugün herkes tarafından kabul edilen bireysel etik ilkeler yanında meslek etiği ilkeleri de tartışma konusu yapılmaktadır. Gerçekten;

 

BİREYSEL ETİK, MESLEK ya da GÖREV ETİĞİ

  • doğruluk-dürüstlük,
  • iyi niyetli olmak,
  • güvenilir olmak,
  • sorumluluk duygusu taşımak,
  • sözünde durmak,
  • sadakat-bağlılık,
  • başkalarına saygı,
  • başkaları için kaygılanmak,
  • vicdanlı ve merhametli olmak,
  • vatandaşlık görevlerini bilmek,
  • mükemmeliyete ulaşmak için çaba göstermek,
  • alçakgönüllülük,
  • sabırlı olmak gibi

genel bireysel etik ilkeler bireylerden beklenen iyi davranış şekilleri ve toplum içinde uyulması beklenen kuralları ifade eder.

Ancak bu genel bireysel etik kural ya da değer yargıları yanında belli bir görev ya da mesleğin yerine getirilmesi için gerekli bulunan etik ilkelere de ihtiyaç bunduğu söylenmelidir. Kişisel değerler kişiden kişiye farklılık göstereceğinden belli meslekler bakımından genel bir uygulama birliğinin sağlanması bakımından meslek etik ilkelerin belirlenmesi zorunludur. Nitekim örneğin hekimlik gibi belli meslek dallarında o alana ilişkin meslek etiği kuralları benimsenmiştir. Benzer bir durumun yargı görevini yerine getirenler için de geçerli olduğu söylenmelidir.

Bu çerçevede meslek etik ilkeler o alanda faaliyet gösteren kişi ve kurumların ortak uzlaşısı ile belirlenmelidir. Meslek etik ilkeler belirlenirken bireysel etik ilkelerden yaralanılmalıdır. Uyum ve en az çatışma gözetilmelidir.

Meslek etik ilkeler çifte standardı ortadan kaldırır; herkes için aynı ilkelerin uygulanması mümkün olur. Gerçekten bazı faktörler bireysel etiği etkiler ve mesleklerin ya da görevlerin yerine getirilmesine yansıyarak olumsuz tepkilere yol açar. Söz konusu faktörler şu şekilde sıralanabilir:

  • Farkında olmamak ya da hassasiyetsizlik (Herkes yapıyor, Uyarsa sen de yap; Anlamıyorlar, Fark etmiyor(lar), Sorumluluğum çok fazla, işimi kaybetmemem lazım; Etik İlkeler için zamanım yok; Etik? Benim için çok lüks); ben işimi yaparım gerisi beni ilgilendirmez!)
  • Bencillik: Kişisel istek ve çıkarların öne çıkması; kendini korumak bunun için yalan/yanlış; kendini haklı görmek
  • Eksik değerlendirme. (Bu da benciliğin sonucudur.) Kendisi dışındaki hususlarla ilgilenmeme.

Bu çerçevede meslek etiği belirli bir meslek grubunun mesleğe ilişkin olarak oluşturup koruduğu, meslek üyelerine emreden, onları belirli bir şekilde davranmaya zorlayan, kişisel eğilimlerini sınırlayan, yetersiz ve ilkesiz meslek mensuplarını dışlayan, meslek içi rekabeti düzenleyen ve hizmet ideallerini korumayı amaçlayan mesleki ilkeler bütünüdür. Meslek mensubunun görevini yerine getirirken meslek etiğine bağlı kalması, mesleğin toplum içindeki saygınlığını ve ona duyulan güveni artırır. Zira etik ilkelere aykırılık sadece bireysel değil, mesleki imaja da zarar verir. Mesleki etik ilkelerin uygulanması ve bunlara aykırılık durumunda yaptırım uygulanması meslek örgütünü zorunlu kılar. Örgütün otoritesi, kurduğu etik disipline bağlıdır. Etik disiplin sağlanamazsa otorite gücünü yitirir. Bu da meslek içi haksız rekabeti, meslek ideallerinden uzaklaşmayı, bireysel davranışların artmasını, meslek disiplininin bozulmasını, yetersizlik ve ilkesizliğin artmasını, saygının azalmasını sonuçlar.

Öte yandan Birleşmiş Milletler 2003 yılında Bangalor Yargı Etiği İlkelerini kabul etmiştir. Bu ilkeler bağımsızlık, tarafsızlık, doğruluk ve tutarlılık, dürüstlük, eşitlik, ehliyet ve liyakat şeklinde belirlenmiştir. Söz konusu etik ilkelerin muhakemeye katılan tüm kişiler için geçerli olduğu söylenmelidir

 

CEZA VE HUKUK ADALETİNDE ETİK İLKELER

A. Bağımsızlık

Bağımsızlık adil yargılanma hakkının garantisi, onun bir başka görünüş şeklidir.

Hakim bağımsızlığı, Anayasa tarafından da garanti altına alınmıştır.

Bağımsızlık çok yönlüdür:

  • Yasama-yürütme hatta yargı organının kendisine karşı
  • Muhakemenin taraflarına karşı
  • Halka karşı
  • Basın ve medyaya karşı
  • Diğer hakim ve savcıya karşı
  • Hakimin kendisine karşı
  • Hakim kendisine karşı da bağımsız olmalıdır. Bundan kasıt önyargılarından uzak durması gereğidir.
  • Benzer hususların savcı/avukat için de geçerli olduğu söylenmelidir.
B. Tarafsızlık

Tarafsızlık ile bağımsızlık iç içe geçmiştir. Bağımsız olmayanın tarafsız olabilmesi de kural olarak mümkün değildir. Dürüst, adil ve doğru karar verebilmek için tarafsız olmak şarttır.

Verilen karar kadar, o karara götüren sürecin de tarafsız bir şekilde işlemesi gerekir.

Tarafsızlık önyargılardan, doğrudan ya da dolaylı çıkarlardan arınmış olmayı gerektirir.

Hakimin tarafsızlığını sağlamak üzere CMK ve HMK ile önemli hükümler getirilmiştir.

C. Doğruluk ve Tutarlılık

Yargılama süreci hem içerik, hem de şekil olarak adaletin gerçekleştirildiği hissini vermelidir. Bu ise doğru ve tutarlı yargılamayı gerektirir. Bu anlamda hakimin tutum ve davranışları ortalama bir bireyde herhangi bir serzenişe yol açmamalıdır.

D. Dürüstlük

Adil yargılamanın gereklerinden biri de dürüstlük ilkesidir. Tarafsızlık ancak dürüstlük ile sağlanabilir. Dolayısıyla dürüstlüğün, diğer ilkeleri destekleyen bir yönü olduğu söylenmelidir.

Hakim (ve elbette yargının diğer süjeleri) mesleği ve meslek onuru ile bağdaşmayan tutum ve davranışlar olarak nitelenebilecek bazı davranışlarda bulunmak hususunda kendisine getirilebilecek (gerek mesleki ve gerekse bireysel) kısıtlamaları baştan kabul etmiş olmalıdır. Hakim mümkün olduğu ölçüde aile bireylerinin davranışlarına da yön vermeli örneğin malvarlığı ile ilgili olarak şeffaflığı sağlamalıdır.

Hakimlik mesleğinin prestijini ne kendisine ne de yakınlarına çıkar sağlayacak şekilde kullanmaktan kaçınmalıdır.

Hâkimin, hakimlerle ilgili derneklere katılması veya böyle bir dernek kurması ya da hakimlerin çıkarlarını temsil eden diğer örgütlere katılması dürüstlük ilkesini zedelemez.

Hakim ancak hatıra ya da ödül şeklindeki eşyaları alabilir.

Bir hukuk mesleğinin icrası sırasında bir başka hukuk mesleği yapılamaz. Bu çerçevede hakim ya da savcı avukatlık yapamaz.

İfade etmek gerekir ki dürüstlük sadece hakimleri ilgilendiren bir ilke değildir. Muhakemeye katılan herkes dürüstlük ilkesine uygun hareket etmelidir.

E. Eşitlik

Hakim önünde herkes eşit muameleye tabi tutulmalıdır.

Hakim davayla ilgili olmamak kaydıyla cinsiyet, din, tabiiyet, sosyal sınıf, sakatlık, yaş, evlilik durumu, cinsel yönelim, sosyal ve ekonomik durum ve benzeri diğer sebeplerden doğan farklılıkların bilincinde olmak ve bunları anlamak zorundadır.

Hâkim, yargıçlık görevini yerine getirirken, davaya mesnet olmayan sebeplere dayanarak herhangi bir kişi ya da gruba karşı sözle veya davranışlarıyla meyilli ya da önyargılı olarak hareket edemez.

Hâkim, yargısal görevlerini; bir ayrımcılığa gitmeksizin davanın tarafları, tanıklar, avukatlar, mahkeme personeli ve yargı görevini icra eden meslektaşları dahil herkes için uygun yasal mülahazalarla yerine getirmelidir.

Hâkim, mahkeme personelinin veya hâkimin nüfuzu, yönetimi veya denetimi altında olan diğer kişilerin; hâkimin önüne gelmiş bir konuda, davaya mesnet olmayan sebeplere dayanarak, bireyler arasında ayırımcılık yapmalarına izin vermemelidir.

Hâkim, mahkeme önündeki yargılama aşamasında, avukatlardan; sözleriyle ya da davranışlarıyla, yargılama konusunun ve savunma konusunun bu sebep olması hali dışında, davaya mesnet olmayan sebeplere dayanarak herhangi bir kişi ya da gruba karşı meyilli ya da önyargılı olduklarını izhar etmemelerini talep etmelidir.

F. Ehliyet ve Liyâkat

Bir hâkimin yargısal görevleri, diğer tüm etkinliklerin önünde yer alır.

Hâkim, meslekî aktivitesini, sadece mahkemedeki yargısal işlevler ile sorumlulukların yerine getirilmesine ve karar vermeye değil aynı zamanda mahkemenin işleri ve yargıçlık makamıyla ilgili diğer vazifeleri de içeren yargısal görevlere adamalıdır.

Hâkim, yargıçlar için yargının kontrolünde yapılan eğitim ve diğer fırsatları kollayarak, yargısal görevlerin düzgün bir şekilde icrası için meslekî bilgisini, becerisini ve bireysel yeteneklerini sürdürmek ve artırmak için gerekli adımları atmalıdır.

Hâkim, uluslararası sözleşmeleri ve insan hakları normlarını oluşturan diğer belgeleri kapsayan uluslararası hukuk gelişmeleri hakkında kendisini sürekli güncellemelidir.

Hâkim, mahkeme kararlarının verilmesi de dahil tüm yargısal görevlerini etkin bir şekilde, âdilâne ve makul bir süre içerisinde yerine getirmelidir.

Hâkim, mahkemedeki tüm yargılama aşamalarında düzeni ve uygun hareket edilmesini sağlamalı, davanın tarafları, tanıklar, avukatlar ve diyalog kurduğu resmi bir sıfatı haiz diğer kişilerle ilişkilerinde sabırlı, nazik ve vakur olmalıdır. Hâkim, aynı davranış tarzını tarafların yasal temsilcilerinden, mahkeme personelinden ve hâkimin nüfuzu, yönetimi ve denetimine bağlı diğer kişilerden de talep etmelidir.

Hâkim, yargısal görevlerini layıkıyla yerine getirmesine uygun düşmeyen davranışlar içerisinde bulunamaz.

 

İLKELERİN GERÇEKLEŞTİRİLEBİLMESİ BAKIMINDAN ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR ve ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Söz konusu ilkelerin gerçekleştirilebilmesi için;

  1. Bağımsızlık ve tarafsızlık sorununun çözümü, Anayasal ya da yasal bir sorun olmak ötesinde özellikle yürütme organının bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerini içselleştirmiş olmasına bağlıdır.

Bu çerçevede yargı ayak bağı olarak görülmemeli, mahkeme kararlarına saygılı olmak zorunda olunmadığı yönündeki ifadelerden kaçınılmalıdır.

Hakimlerin mesleğe kabulü, yükselme ve terfilerinde hangi yöntemi benimsersek benimseyelim bağımsızlık ve tarafsızlık ilkelerinin benimsenmediği ülkelerde her zaman hakimin bağımsızlık ve tarafsızlık sorunu varlığını koruyacaktır.

Bu çerçevede Anayasa değişikliği ile kabul edilen hakimlerin seçimle Kurula üye seçimi yukarıda sayılan etik ilkeleri zedeleyebilir. Zira seçim ister istemez gruplara ayrılmayı ve taraf olmayı gerektirir. Bu ise tarafsızlık yerine taraflılığa, seçim süreci ve yeni seçimler bunun sürekliliğine yol açabilir.

Bağımsızlık ve tarafsızlık kendisini bireylere ilişkin davalarda değil, en çok devletin adeta taraf olduğu siyasi nitelikli davalarda hissettirir. Dolayısıyla bağımsızlık ve tarafsızlığın ölçüsünün, sıradan vatandaşlara ilişkin davalardan çok bu tür davalar olduğu söylenmelidir.

  1. Yasalarda uygulanabilir hükümlere yer verilmelidir.

CMK Yürürlük Kanunu m.11’de, CMK m.23/2’nin CMK m.163’deki haller dışında uygulanamayacağı ifade edilmektedir. Böylece m.23/2’nin anlamsızlaştığı söylenebilir. TCK’da yer alan bazı suçlara ilişkin para cezaları, hükmedilse de infaz edilebilir değildir. Örneğin, TCK m.79 ve m.80 onbin güne kadar para cezası öngörmektedir.

  1. Yasal düzenlemeler kağıt üzerinde kalmamalı, gerçekten ve doğru bir şekilde uygulanabilmelidir.

Bunun böyle olmadığına ilişkin birkaç örnek:

CMK m.160/2’de yer alan C.savcısının lehe olan delilleri de toplayacağı ifadesi hayata geçirilmelidir. Savcının kamu adına faaliyet gösteriyor olması bir çelişki değildir.

Cezanın belirlenmesi hususundaki kurallar yeterince uygulanamamaktadır. Örn. TCK m.50 kısa süreli hapis cezasının (1 yıla kadar hapis cezaları kısa sürelidir) para cezasına ya da bazı tedbirlere çevrilmesinde suçlunun kişiliği, sosyal durumu gibi hususların esas alınacağını ifade etmektedir. Hangi soruşturma dosyasında şüpheli/sanığın kişiliği, sosyal durumuna ilişkin bilgiler mevcuttur? Bu bilgiler evli olup olmaması ile sınırlıdır. Benzer durum takdiri indirim nedenini düzenleyen TCK m.62 için de geçerlidir.

Doğru uygulama için hükmün doğru anlaşılması zorunludur. En son okuduğu kitabın Hukuk Fakültesi öğrencisi iken okuduğu ders kitabı olduğunu, eline 20 yıldır kitap almadığını “gururla” söyleyen hakimin okuduğunu doğru anlaması ve uygulaması mümkün değildir. Hakimlerimizden bir kısmı hukuku en iyi kendisinin bildiği ve kişisel tecrübelerin en iyi bilgi olduğu düşüncesinde olabilir. Bu durum maalesef hakimlerimizi “kadı”laştırmaktadır.

“Takdiriren ve teşdiden”; “okundu dosyasına kondu”, şeklindeki basma kalıp, hukuka uygunluk incelemesini olanaksız kılan ifadelere ve uygulamalara son verilmelidir.

İddianamenin iadesi kurumunun içi “içtihatlar” yoluyla adeta boşaltılmış ve söz konusu kurum işlevsel olmaktan çıkmıştır.

  1. Uygulamacının sosyal empatisi geliştirilmelidir: Polis, hakim ve savcılar ile infaz koruma memurlarının empati yetenekleri zamanla yok olmaktadır. Oysa empati bütünü görmeyi sağlar. Empati dogma ve önyargıları kaldırır. Empati yeteneği gelişmiş uygulamacı sorunun sadece kendisiyle ilgili tarafını değil, bütününü görebilir; özellikle şüphelinin-sanığın/mağdurun/hükümlünün de insan olduğu gerçeğini unutmaz.
  2. Savunma değersizleştirilmiş ve yok edilmiştir.

Hakimlerimizin bir kısmının ceza yargılamasına başlamadan önce hükmünü nerdeyse vermiş olarak duruşmaya çıktığı söylenmekte; “Ateş olmayan yerden duman çıkmayacağını” söyleyerek duruşmalara başlayan hakimlerin bulunduğu ifade edilmektedir. Bu önyargı savunmayı değersizleştirmekte, yok haline getirmektedir. Savunma dilekçeleri okunmamakta, yazılan mütalaalar “kaale” alınmamaktadır.

Bu durum tutuklama için öngörülen duruşmalar için de bu şekildedir. Tutuklama kararını vermiş bir hakimin önünde saatlerce tutuklamanın neden olmaması gerektiğini ifade eden bir savunmanın ne anlamı olabilir ki!.. O yüzden uygulamada bugün hakimler savunmaya ilişkin beyanlar bakımından “kısa kesin” şeklindeki ifadelerle aslında savunmayla “zaman kaybetmek” (!) istemediklerini adeta ikrar etmektedir.

Bununla birlikte “değersizleşme” sürecinde hakimlerin savunma makamına olan güvensizliğinin önemli katkısının olduğu söylenebilir. Örneğin dosyalardan belge “alınması”, avukatlara dosya inceletmenin zorlaştırılmasındaki en önemli sebeplerden biridir.

  1. Uygulamamızda hüküm duruşmasına adeta gerek kalmamıştır.

Zira hakim duruşmaya çıkmadan kararını vermekte hatta savcının mütalaası dahi önceden yazılmakta, adeta âdet kabilinden (!) savunmaya son diyecekleri sorularak sadece tuşa basılmak suretiyle kararlar verilmektedir. Bu noktada yargıda teknolojiden yararlanmanın bazı sakıncalar da getirebileceği unutulmamalıdır.

  1. Uzun yargılama süreci

Kararın adil ve doğru verildiği anlamına gelmediği gibi adaletin tecellisi olasılığını da ortadan kaldırmaktadır. Bugün bir ceza davası tutuklu yok ise ortalama 3-4 yılda kesin hüküm haline gelmektedir. Tabii bozulmazsa .. Ceza davasına bağlı bir tazminat davasının ne zaman kesinleşeceğini ise tahmin etmek neredeyse imkansızdır.

  1. Reform dayatması ya da reform illüzyonu

Reformun sözlük anlamı daha iyi duruma getirmek için yapılan değişiklik, iyileştirme, düzeltme, ıslahat demektir.

Ülkemizde adalet ne zaman yalpalasa reform sözü arkasına sığınılarak yeni hukuki düzenlemelere girişilir. Kamuoyu büyük bir beklentiye sokulur. Küçük ya da büyük “paket” tabir edilen yasalar reform adı altında çıkarılır. Bu ülke çok reform görmüş geçirmiştir (!) Ancak hiç bir zaman reformdan beklenen sona ulaşılamamıştır.

 

Reform olarak takdim edilen hareketler neden başarılı olamamıştır:

a. Reform sadece yasa yapmakla olmaz. Asıl reform yasayı uygulayanlar üzerinde gerçekleştirilmelidir.

Bunun için;

  • Meslek içi eğitime ağırlık verilmelidir.
  • Meslek içinde lisansüstü eğitim teşvik edilmelidir.
  • Terfi sistemi değiştirilmelidir.
  • Uygulama “Yargıtay kararları” tahakkümünden kurtarılmalıdır.

Bugün ülkemizde hukuk uygulaması tümüyle Yargıtay’ın o yasal düzenlemeden ne anladığı ile sınırlandırılmış; adeta uygulama Yargıtay’ca verilecek kararlara kilitlenmiştir. İlk derece mahkemesi hakimleri kendi düşüncelerini karar haline getirememektedir.

b. Empati

Ülkemiz hukuk insanları meslek içinde, belki hiç var olmayan empati yeteneklerini tümüyle yitirmektedir.

Tutuklama kararlarının bazen gelişigüzel verilmiş olması ya da cezaların yüksekliği bunun bir sonucudur. Yukarıda ifade edilmeye çalışılan savunmanın değersizleştirilmesi de esasen hakimin savunma mesleğini icra eden avukat karşısında empati yapmamasından kaynaklanmaktadır.

Beccaria bile 250 yıl önce cezanın ağırlığının her şey olmadığını, asıl olanın infaz edilebilir bir ceza olduğunu söylemiştir. Bu gerçek bugün de geçerlidir.

c. Yasal değişiklikler sihirli değnek değildir; bir dokunuşta, kendiliğinden, bugünden yarına var olan sorunları değiştiremez. Söz konusu değişikliklere de hayat kazandıracak uygulamacıdır. Değişiklikleri uygulamacının da anlaması ve benimsemesi gerekir. Kanımca 5237 sayılı TCK ile getirilen yeni suç genel teorisinin Kanunun yasalaşmasından bu yana 6 yıl geçmiş olmasına rağmen yeterince anlaşıldığını söylemek mümkün değildir. Anlaşılmayan değişikliğin, doğru uygulanabilmesi mümkün olamaz.

d. Unutulmamalıdır ki sürekli yasal değişiklik istikrarın değil, istikrarsızlığın kanıtıdır.

  1. Hakim ve savcıların sınavla seçimi ve atanması ülkemizde görece olarak layıkiyet esasının kabul edildiğini ortaya koyar. Ancak sözlü sınavın varlığı ve zaman zaman çok yüksek puanla dereceye girerek sözlü sınava dahil olan adayların elenmesi bu sınavın tarafsızlığına gölge düşürmekte; iktidar kimde ise adeta onun yandaşlarının mesleğe alındığı şeklinde bir anlayışa yol açmaktadır.

Kaldı ki, sınavın varlığı ehil ve layık olanın alındığının bir göstergesi ise de meslek içinde sadece içtihat takip eden hakim olmak, bir süre sonra hakimi hem ehil olmaktan çıkarmakta hem de söz konusu içtihatlara uymak zorunluluğu hakimin hukuku bağımsızca geliştirmesi özgürlüğünü de elinden almaktadır.

Nihayet söz konusu liyakatın sağlanması bakımından mutlaka AVUKATLIK SINAVI getirilmeli, avukatlık “hiç olmazsa” yapılabilen bir meslek olmaktan çıkarılmalıdır.

  1. Öte yandan ülkemizde içtihat anlayışı da diğer gelişmiş ülkelerden farklı gibi görünmektedir. Maalesef Yargıtay’ın aynı yönde sürekli olarak verdiği kararlar sorgusuz sualsiz içtihat olarak benimsenmektedir. İçtihat niteliği taşıyan kararların bir kısmına bakıldığında bu yöndeki ilk kararın herhangi bir öğreti ya da diğer içtihatlar değerlendirilmeksizin oluşturulan daire kararı hatta o daire içinde konuyla ilgilenen hakimin kişisel görüşü niteliğindeki unsurlardan oluştuğu görülmektedir.

Bugün İBK’lar dahil olmak üzere içtihat adı verilen kararların gözden geçirilmesi zorunludur. Hakimler içtihatlara uymak zorunda olan durumuna indirgenmemelidir.

Öte yandan Yargıtay kararları kamuya açık hale getirilmeli, ulaşılabilir olmalıdır. Yargıtay hakim ve savcılarının içtihat derlemesi niteliğindeki çalışmalarına son verilmelidir. Bu durumun etik ilkelere aykırı olduğunu düşünmekteyim. Şayet tüm kararlar kamuya açılacak olur ise bu konudaki tekel ortadan kalkacaktır. Zira hangi konuyla ilgili olursa olsun bir çalışma yapmak durumunda olan bizler her zaman bu kararlara ulaşmakta büyük sıkıntı çekmekteyiz. Yüksek mahkeme kararları “ekmek kapısı” olmaktan çıkarılmalıdır.

Bu durum verilmiş olan kararların kamuyla paylaşımını özellikle de bizlerin bu kararları olumlu ya da olumsuz eleştirmesine de engel olmaktadır.

  1. Hakim ve savcılar aynı kürsüyü paylaşmaktan çıkarılmalıdır. Savcı avukatla aynı yanda ancak karşı karşıya bulunmalıdır.

Hakim ve savcıların duruşma salonuna girişte aynı kapıyı kullanmaları uygulamasına dahi son verilmelidir.

Hatta savcılar belki bina olmasa bile kat olarak da ayrılmalıdır.

Burada asıl amacın hakim tarafsızlığını sağlamak olduğu ve hakim ile savcının dava hakkında görüşmüş olduğu “izleniminin” dahi ortadan kaldırılmasıdır. Bunu bir prestij kaybı olarak nitelendirmemek gerekir. Böyle bir tutum sorunu asıl mecraından çıkarır.

  1. Yargı birliği sağlanmalıdır. Özellikle özel ağır ceza mahkemeleri ile diğer ceza mahkemeleri arasındaki ceza muhakemesine ilişkin farklılıklar kaldırılmalıdır. Bu durum sadece şüpheli ve sanıklar değil savcı ve hakimler arasında da bir farklılaşma, vatandaş gözünde ise “süper”/“süper olmayan” savcı gibi kavramların doğmasına yol açmaktadır.

Benzer durum askeri yargı için de geçerlidir. Ancak asker ve sivil arasındaki “güven bunalımı” ortadan kalkmadığı sürece askeri yargının lağvedilerek asker kişilerin de sivil mahkemelerce yargılanması önemli sorunlara yol açabilir. Eğer bu bir demokratikleşme süreci ise bu sürece askerin de katkı sağlaması zorunludur. Aynı devlete ait kurumlar “sıkışan” ya da “sıkıştıran” kurumlar olmaktan çıkarılmalıdır.

  1. Lisans ve lisansüstü hukuk eğitimi gözden geçirilmelidir.

a. Hukuk Fakültelerinin çoğalması, daha fazla sayıda kişinin hukuk eğitiminden geçmesinin sağlanması bakımından görece olarak iyi telakki edilebilir ise de giriş puanı mutlaka ele alınmalı ve Hukuk Fakültelerine girişte belli bir taban puan zorunluluğu getirilmelidir. Ülkemiz uygulamasına bakıldığında yüzdelik dilim esas alınır ise ilk dört sıradaki Fakülteler ilk 5-6 binden öğrenci alırken son sıralardaki Hukuk Fakültelerinin 100-150 binden öğrenci aldığı görülmektedir.

İyi hukukçunun kaynağı, iyi hukuk eğitimi ve kaliteli öğrencidir. Bu nedenle örneğin 2011 yılı için Hukuk Fakültelerinin 400 puanın altında öğrenci kabul etmemesi gerekir idi.

b. Hukuk Fakültesi sayısı hızla artarken, ki 2010 yılı için bu rakam 58 idi; 2011 yılında rakam 70 lere ulaşmıştır; öğretim üyesi sayısı aynı hızda artmamaktadır. Özellikle vakıf üniversiteleri öğrenci kabul etmek için doktorasını bitirmiş “herkesi” öğretim üyesi olarak “işe almaktadır”. Bu durum öğretim üyesi kalitesini düşürmekte, aynı zamanda haksız rekabete de yol açmaktadır.

Hukuk Fakültelerindeki ders sayısı ve çeşidi konusunda da bir müşterek yapı oluşturulamamıştır. Hukuk Fakülteleri özellikle “eski” devlet Hukuk Fakülteleri bu konuda insiyatif kullanarak hermen biraraya gelmelidir.

c. İyi bir eğitimin temel koşulu iyi yetişmiş öğretim üyesidir. Son yıllarda “kaliteli” öğretim üyesi yetişmesi bakımından ciddi çaba sarf edilmediği düşüncesindeyim. Özellikle vakıf üniversiteleri araştırma görevlisi alımında “cimri” davranmakta, aldığı araştırma görevlisini devlet üniversitelerinden daha düşük maaşla çalıştırmaktadır. YÖK bu konuda bir standart belirlemeli ve etkin bir kontrol mekanizması oluşturmalıdır.

Bunun dışında lisansüstü eğitimin de kalitesinin azaldığı söylenmelidir. Bazı Enstitülerde özellikle yüksek lisans eğitimi adeta uzaktan eğitime dönüşmüştür. Bu konuda YÖK’ün harekete geçmesi gerekmektedir. Her şeyden önemlisi de bu konuda oto-kontrol oluşturulmalıdır. Doktora tezlerinin de yeterli bilimsel ve akademik düzeye ulaşmadan kabul edilmesi doğru değildir. Doktor ünvanı önemli bir akademik ünvandır. Bu unvan “sıradan”laştırılmamalıdır.

Doçentlik aşaması gözden geçirilmeli, “efendi çocuktur”, “bizdendir” düşünceleri jüri oluşumunu etkilememeli, jürilere müdahale edilmemeli, yeni doçentlik alanları oluşturulmalıdır.

d. “Hakemli dergi” kurumunun da içi boşaltılabilmektedir. Bu konuda hâlâ genel geçerli bir sistem oluşturulamamıştır. Her şeyden önemlisi “hakem kalitesi” sağlanamamış olup, hakemler de görevlerini zaman zaman layıkıyla yerine getirmemektedir. Hakemli dergi sadece bir tabela haline dönüşmek üzeredir.

ULAKBİM veri tabanında yer alan tüm dergiler için aynı hassasiyet gösterilmeli, aranan kriterler tüm dergiler için geçerli olacak bir uygulama benimsenmelidir.

e. Bununla birlikte doktor ünvanlı hakim-savcı ve avukat sayısındaki artış ceza adaletinin temini bakımından da büyük önem taşımaktadır. Bu konuda bir plan yapılmalı ve tüm hakimlerin 10 ya da 15 sene içinde doktora en azından yüksek lisans yapmaları sağlanmalıdır.

Eğitim kalitesindeki artış etik ilkelerin hayata geçirilmesi bakımından büyük öneme sahiptir.